The Tale of the Princess Kaguya ile ilgili asıl mesele, filmin ne anlattığından çok izleyicinin ne beklediği. Studio Ghibli denince insanların zihninde hala sıcak, umutlu ve kolay sindirilebilir hikayeler var. Kaguya ise bunun tam tersini yapıyor; izleyiciyi rahatlatmak yerine bilinçli olarak huzursuz ediyor.
Bu yüzden film birçok kişiye “ulaşmamış” gibi görünüyor. Aslında ulaşamayan şey mesaj değil, izleyicinin o mesaja hazır olmaması. Görsel olarak yumuşak, neredeyse masalsı bir dünya sunulurken içerikte baskı, kimlik kaybı ve özgürlükten mahrum kalma gibi oldukça ağır temalar var. Bu zıtlık, filmi izlerken bir kopuş yaratıyor. İnsanlar bir peri masalı beklerken karşılarına neredeyse varoluşsal bir trajedi çıkıyor.
Kaguya’nın hikayesinin zorlayıcı olmasının sebebi de burada yatıyor. Film, klasik anlatıların aksine bir kaçış sunmuyor. Tam tersine, karakterin hayatı üzerinden şu soruyu izleyiciye bırakıyor: “Seçmediğin bir hayat, ne kadar güzel olursa olsun gerçekten senin midir?” Özellikle Kaguya’nın saray hayatındaki sıkışmışlığı, dışarıdan kusursuz görünen bir dünyanın içten içe ne kadar boğucu olabileceğini gösteriyor.
Ticari olarak beklenen başarıyı yakalayamaması da şaşırtıcı değil. Film ne aksiyon sunuyor ne de net bir duygusal rahatlama sağlıyor. Üstelik aynı dönemde The Wind Rises gibi daha erişilebilir bir yapımın gölgesinde kaldı. Geniş kitleler doğal olarak daha kolay bağ kurabilecekleri hikâyelere yöneldi.
Sonuçta Kaguya’nın “anlaşılmaması”, aslında Ghibli’nin sınırlarını değil, izleyici alışkanlıklarını gösteriyor. Bu film, izleyiciyi memnun etmek yerine onunla yüzleşmek isteyen nadir işlerden biri. Belki de bu yüzden, izleyen herkes tarafından sevilmese bile, en derin etki bırakan Ghibli filmlerinden biri olarak kalıyor.
Sizce insanlar bu filmi yanlış beklentiyle mi izliyor, yoksa gerçekten anlatım dili fazla mı ağır kalıyor?